HOŞGELDİNİZ! BUGÜN 12 OCAK 2026, PAZARTESİ

“YAZMALISIN HOCAM” "EğitimYöneticiliğinden köşe yazarlığına"

11.01.2026 00:00
Bazı yollar vardır, insan o yola çıkacağını hiç düşünmez. Hayat sizi başka bir yerde, başka bir sorumluluğun içinde tutarken; kader, küçük ama ısrarlı işaretlerle sizi bambaşka bir yöne doğru iter.
‎Benim yazı yolculuğum da tam olarak böyle başladı.
‎Yıllardır Üçüncü Göz gazetesini takip ederim. Bu gazete benim için sadece bir yayın organı değil, yerelin nabzını tutan, sesini yükseltmeden ama derinlikli biçimde konuşan bir duruştur. İrfan Aydın ve özellikle Muharrem Değirmen'in yazıları, uzun yıllar boyunca bu duruşun omurgasını oluşturdu.
‎Muharrem Değirmen, gazeteciliği sadece haber yazmak olarak görmeyen; araştıran, sorgulayan, zamanla kendini yenileyen bir kalemdir. Bugünden geriye baktığımda, onun yıllar içindeki gelişimini, kelimelerinin olgunlaşmasını, cesaretinin artmasını açıkça görüyorum. Gazetecilikte uzun soluklu olmanın ne demek olduğunu, istikrarın nasıl bir karakter meselesi olduğunu bize sessizce gösterenlerden biridir, özellikle Muharrem Değirmen.
‎Gazeteciliği günü kurtaran bir uğraş değil; uzun soluklu bir tanıklık olarak gören ender kalemlerden biridir kendisi.
‎Ama bu yazının asıl sebebi, onun yazmam konusundaki bitmeyen ısrarıdır.
‎Emekli olduktan sonra, neredeyse her karşılaşmamızda aynı cümleyi kurardı: "Hocam, bir eğitimci olarak seni de aramızda görmek istiyoruz."
‎Bu cümle ilk başta bir nezaket gibi gelir insana. Ama tekrar ettikçe, içinde bir çağrı barındırdığını fark ediyorsunuz. Çünkü bu çağrı, sadece yazmaya değil; bildiklerini paylaşmaya, tanıklık etmeye, sorumluluk almaya davetti.
‎İlk zamanlar geçiştirdim. "Bizden geçti", "Bu işler gençlerin işi", "Okuruz ama yazmayız" dedim. O ise vazgeçmedi. Ne bir kez, ne iki kez… Yıllar boyunca, her fırsatta, her uygun ortamda aynı noktaya döndü. Israr etti. Çünkü onun ısrarı, kişisel bir beklenti değil; kamusal bir sorumluluk çağrısıydı.
‎Eğitim yöneticiliğim döneminde Muharrem Değirmen'in Orhangazi eğitimine dair kaleme aldığı yazılar, birçok kişinin görmediğini görünür kıldı. Eleştirdi ama yıkmadan eleştirdi; yazdı ama hedef göstermeden yazdı. Bugün geriye dönüp baktığımda, o yazıların yerel hafıza açısından ne kadar kıymetli olduğunu daha iyi anlıyorum.
‎Bir noktada şunu düşündüm: Bu bir teklif değil, bir vefa çağrısıydı.
‎Yıllarca eğitim camiasında görev almış, söz söylemiş, kararlar vermiş bir insan olarak; susarak kenara çekilmek içime sinmedi. İşte tam da bu noktada, Muharrem Değirmen'in verdiği cesaretle yazmaya karar verdim. Ne büyük iddialarla ne de "ben de buradayım" demek için… Sadece gördüğümü, hissettiğimi, düşündüğümü yazmak için.
‎Sonrası mı? Bir anda kendimi bu sektörün içinde buldum.
‎Yazı yazmanın ne kadar zor ama bir o kadar da dönüştürücü bir süreç olduğunu yaşayarak öğrendim. Kelimelerle hesaplaşmayı, bazen susmanın bazen yazmanın daha ağır geldiğini fark ettim. Yazdıkça insan hem kendine yaklaşıyor hem de kendinden uzaklaşıyor.
‎En kıymetlisi ise yazılarıma gelen geri dönüşler oldu. Tanımadığım insanların, "Aynı şeyi ben de hissediyordum" demesi… Yazının bir karşılığı olduğunu görmek, insanın omzuna daha fazla sorumluluk yüklüyor ama aynı zamanda tarifsiz bir mutluluk da veriyor.
‎Bugün hâlâ öğreniyorum. Hâlâ kelimelerle yolumu bulmaya çalışıyorum.  
‎Ama şunu çok net biliyorum ;
‎Bazı yazılar kalemle değil, vefa duygusuyla başlar. Ve bazı yolculuklar geç başlasa da, tam zamanında başlar.
‎Bugün hâlâ öğreniyorum.
‎Hâlâ eksiklerim var.
‎Hâlâ kelimelerle boğuşuyorum.
‎Ama şundan eminim ki;
‎Bu ülkede sorun, konuşanların çokluğu değil; sorumluluk alarak konuşanların azlığıdır. Herkesin fikri var ama bedel ödemeye hazır olanların sayısı her geçen gün azalıyor. Yazı da tam burada anlam kazanıyor.
‎Bu nedenle bu yazıyı sadece bir teşekkür, bir hatıra ya da kişisel bir hikâye olarak görmüyorum. Bu yazı, geç de olsa üstlenilmiş bir sorumluluğun ilanıdır.
‎Ve evet… Bu bir köşe yazısıdır. Ama aynı zamanda bir başlangıçtır.
‎Devamı gelecek.
‎Çünkü susmanın bu kadar normalleştiği bir yerde, yazmak artık bir tercih değil; bir görevdir.
‎Gazetecilik; masa başında biten bir meslek değildir. Sokakta, sahada, mahkeme koridorlarında, karanlık dosyaların arasında yapılır. Çoğu zaman teşekkür edilmez, çoğu zaman hedef gösterilir. Ama yine de yapılır. Çünkü gazeteci bilir ki yazmazsa, yarın inkâr edilir.
‎Özellikle yerel basın…
‎Sessiz kahramanlardır onlar. Aynı şehirde yaşadıkları insanları yazarken iki kez düşünmek zorunda kalan, ama yine de gerçeği eğip bükmeyenlerdir. Herkesin tanıdığı ama kimsenin tam olarak sahip çıkmadığı insanlardır.
‎Tüm bunlara rağmen Gazetecilik herkesin konuştuğu yerde susmamak,herkesin sustuğu yerde yazmaktır. Kalemini kimseye yaslamadan,gerçeği eğmeden, bükmeden;ısrarla, sabırla ve inatla yazan bir gazeteci olan Muharrem Değirmen'in şahsında olmak üzere vicdanını meslek edinmiş tüm gazetecilerin10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü kutlu olsun.
 
Yılmaz AYDEYER / MİHRALI BEY / diğer yazıları
•“YAZMALISIN HOCAM” "EğitimYöneticiliğinden köşe yazarlığına" 11 00:00:00.01.2026
•‎NEDEN ÜÇÜNCÜ GÖZ ? 02 00:00:00.01.2026
•Pahalı Kantin, Güvensiz Sokak, Orhangazi’de Öğrenci Gerçeği 24 00:00:00.12.2025
•MÜDÜR BEY!... 17 00:00:00.12.2025
•İLÇE MİLLİ EĞİTİM MÜDÜRÜ GERÇEKTEN YÖNETİYOR MU, YOKSA SADECE MAKAMI MI DOLDURUYOR? 10 00:00:00.12.2025
•Öğretmenevi peşkeş iddialarına karşı susamazsınız! 27 00:00:00.11.2025
•MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'Ü ANLAMAK 10 00:00:00.11.2025
•Futbolun Mezar Taşında Orhangazi Yazıyor! 05 00:00:00.11.2025
•Bir ülkenin gerçek yüzü, sokaklarındaki düzenle, meydanlarındaki bayraklarla değil; en savunmasız insanlarına nasıl davrandığıyla ölçülür. Bugün bu ülkede, Aydın Söke Açık Cezaevi’nde, sessizce tükenen bir hayat var: Öztürk K. Öztürk K. %75 engelli. Talesemi majör hastası, aynı zamanda tip 1 diyabetli. Yani yaşamı boyunca düzenli kan nakline, insüline ve hijyenik ortama ihtiyaç duyan bir insan. Yürüyerek girdiği cezaevinde bugün artık yatalak hale gelmiş durumda. Kendi ihtiyaçlarını karşılayamıyor, yürüyemiyor, elleri titriyor, bilinci kimi zaman gidip geliyor. Ve o hâlâ orada, duvarların arkasında “infaz” adı altında yaşam mücadelesi veriyor. Cezalandırmak, bir toplumu düzen içinde tutmanın aracıdır, denir. Ama insan onurunu korumayan bir ceza, artık adaletin değil, intikamın alanına girer. Bugün Türkiye’de, “hasta mahpuslar” başlığı altında yüzlerce insan, fiilen ölüm cezasına mahkûm edilmiş durumda. Her rapor “cezaevinde kalamaz” dese de, her dilekçe “uygun değildir” gerekçesiyle geri dönüyor. Peki, neye uygun değildir? Bir insanın yaşamasına mı? Bir devletin vicdanına mı? Öztürk K.’nin kardeşi, “Yürüyerek girdi, şimdi nefes bile alamıyor. Kimse duymuyor” diyor. Oysa devlet, her yurttaşının yaşam hakkını korumakla yükümlüdür — suçlu ya da suçsuz fark etmeksizin. Çünkü yaşam hakkı, hiçbir mahkemenin elinden alamayacağı bir haktır. Cezaevleri, yalnızca demir parmaklıkların ardındaki suçluların değil, dışarıdaki toplumun da aynasıdır. O aynada ne görüyoruz? Gözünü kapatmış bir sistem mi, yoksa el uzatmaya cesaret eden bir toplum mu? Bir devletin adaleti, güçlüye değil, güçsüze gösterdiği şefkatle ölçülür. Öztürk K.’nin durumu bir istisna değil, bir gösterge. Bir ülkenin sağlık sistemi, hukuk düzeni ve vicdanı burada kesişiyor. Ve biz, üçü arasında sıkışmış bir insanın her geçen gün eriyişini izliyoruz. Bu bir siyaset meselesi değil. Bu, insanlık meselesi. Bir insanın yaşamasına yardım etmek, bir partinin, bir ideolojinin, bir grubun meselesi değildir. Bu, hepimizin ortak sorumluluğudur. Yetkililere sesleniyorum: Adalet Bakanlığı’na, Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü’ne, İnsan Hakları Kurumları’na… Bu bir “dosya” değil, bir hayat. Ve o hayat, gün be gün elimizden kayıyor. Bir insanın ölüme terk edilmesi, hukukun değil, sessizliğin eseridir. Ve biz sustukça, adalet bir kelimeden ibaret kalır. Bir mahkûmun yatağında öylece çürüyüp gitmesi, hepimize dokunmalı. Çünkü bir gün, adaletin terazisi yeniden kurulacak. O gün geldiğinde, belki de en çok şunu sorgulayacağız: “Biz sustuğumuzda kim ölmüştü?” 29 00:00:00.10.2025
•Orhangazi’nin Sınavı. ‎Eğitim mi, Ezber mi? 22 00:00:00.10.2025
•DÜŞÜNÜR KOLEJİ GERÇEĞİ. . . 14 00:00:00.10.2025
•KİM BU OKUL MÜDÜRÜ? 08 00:00:00.10.2025
•Uyuşturucu ile çürütülen nesil. . 02 00:00:00.10.2025
•Çocuklar Tarikatlara Teslim Edilmez, Edilmemeli! 25 00:00:00.09.2025
•Orhangazi’de “Kırtasiye Parası” Oyunu 17 00:00:00.09.2025
•‎O günün öğrencileri açtı, üşüyordu 10 00:00:00.09.2025
•Orhangazi 2025-2026 Eğitim-Öğretimine Hazır mı(?) 03 00:00:00.09.2025
•DEFTER YERİNE SİLAH TUTAN ELLER.. . 29 00:00:00.08.2025
•OKULLARDA EK DERS YOLSUZLUKLARI 20 00:00:00.08.2025
•İmam Hatipler Neden Boş? 12 00:00:00.08.2025
•Muharrem Değirmen ve ÇPL 05 00:00:00.08.2025
•3.Göz Gazetesinin Orhangazi Eğitimine katkısı 29 00:00:00.07.2025
• “Fen Lisesi açtık” demekle olmuyor ‎ 24 00:00:00.07.2025
•ORHANGAZİ’DE LGS FİYASKOSU ve Orhangazi’de Eğitim Kıyımı 15 00:00:00.07.2025
Yorumlar
Yorum bulunmuyor.
Yorumlarınızı paylaşın

--
logo

   E-posta: bilgi(@)ucuncugozgazetesi.com
Tüm hakları Üçüncü Göz Gazetesi adına saklıdır: ©2019-2026

Yazılı izin alınmaksızın site içeriğinin fiziki veya elektronik ortamda kopyalanması, çoğaltılması, dağıtılması veya yeniden yayınlanması aksi belirtilmediği sürece yasal yükümlülük altına sokabilir. Daha fazla bilgi almak için telefon veya eposta ile irtibata geçilebilir.