HOŞGELDİNİZ! BUGÜN 30 AĞUSTOS 2025, CUMARTESİ

BİR ÇİFT MAVİ GÖZ VE İNANCIN ZAFERİ

29.08.2025 00:00
Bir kitapta şöyle yazıyordu: "Buğday tanesi yere düşüp yok olmazsa bir buğday tanesi olarak kalır; ama yok olursa o zaman bereket verir."

Her şehit, bu topraklara düşen bir buğday tanesi gibi yokluğun içinden dirilişi, feda edişin içinden varlığı doğurmuştur. Ve biz nefes aldıkça, bu topraklarda hür yaşadıkça, dünya döndükçe onların varlığı daim olacaktır.

Kâbuslarımda hep savaş görürüm. Sevdiklerimi ve kendimi koruma çabasıyla kah oraya, kah buraya koşar; sonunda kan ter içinde uyanırım. Etkisi uzun süre peşimi bırakmaz. Bunun sebebi, dünyada bir türlü son bulmayan savaşların yanı sıra, çocukluk anılarımdır.

Çerkes dedemi hatırladıkça zihnimde aynı görüntü canlanır: Gününün büyük kısmını yeni evimizin bahçesinde, gölgesi en büyük dut ağacının altında geçirirdi. Hemen her gördüğü kişiye, "Ajanslarda ne var?" diye haberleri sorardı.

Aslımız Kafkasya'ya dayanıyor. Babamın dedesi (Çerkes dedem) Bursa'da doğmuş. Zannederim koca dedemin babası ya da dedesi bu topraklara göç etmiş. Dedemin esir düştüğü hikâyeleri çocuk aklımla çat pat hatırlıyordum, ama hangi savaşta olduğunu bilmiyordum. Bugün anılarımı toparlamak için babamdan ve ablamdan yardım aldım; elimden geldiğince internet araştırmasıyla doğrulama yaptım.

Bu sayede, 1897 Bursa/Yenişehir doğumlu olup 1995'te vefat eden dedemin anlattıklarını yazıya dökünce nerede savaştığını öğrendim. Meğer büyük dedem, Kurtuluş Savaşı'nın bizzat tanığı ve hatta bedel ödeyenlerdenmiş. Bursa işgali sırasında Yunan'a esir düşmüş.

ESARET YILLARI

Dedem hem Yunan hem İngiliz askerlerinden bahsederdi. Esir düşme anlarını şöyle anlatırdı: Orduyla istihbarat tamamen kopmuş. Bunu fark eden Yunan ve İngiliz askerlerinden Türkçe bilenler, "Ahmet, Mehmet, toplanın; savaş bitti!" diyerek seslenmişler. Buna inanan askerler de gizlendikleri yerlerden çıkmış.

Dedemin bir gözü görmüyordu, diğerinde de az bir görme yetisi vardı. İzmir'deki esaret yıllarında Yunan ve İngiliz askerleri büyükçe bir çukur açıp havuz oluşturmuş; esirleri sıraya sokup buradan geçmelerini ve orada verdikleri kıyafetleri giymelerini istemişler. Dedem sıranın ortalarındaymış. İçlerinden rütbeli bir esir, kulaktan kulağa uyararak, "Suya gözleriniz kapalı girin, çıkıncaya kadar sakın açmayın." demiş. O sudan gözleri açık geçen askerlerin çoğu kör olmuş. Dedem gözlerini kapatmış; fakat görme sorunlarının sebebinin bu olay olduğunu düşünüyoruz.

Yemek olarak iki askere bir kuru ekmekten başka hiçbir şey verilmezmiş. Bir asker bir avuç zeytin ele geçirmiş; tek zeytinini bile yarım yarım paylaşmışlar.

Bir gün esirleri bir yere sevk ederken dereye gelmişler. Bir esir hızla eğilip dereden bir avuç su içmiş. Bunu gören Yunan askeri öyle kamçılamış ki o esiri, susuzluktan kavrulmalarına rağmen bir daha kimse eğilip bir yudum su içmeye cesaret edememiş.

Rıhtımda bekleyen düşman gemilerine mühimmat taşıtmışlar esirlere. Türk esirler ise kulaktan kulağa organize olup kucaklarına aldıkları mühimmatın yarısını gemiye götürmüş, yarısını da fark ettirmeden denize atmışlar.

Esaret var, zulüm var, korku var… Hatta ölüm, bir nefeslik mesafede. Ama bir de VATAN var, VATAN SEVGİSİ var. Ölümden korkmuyorlar; vatansız kalmaktan korktukları kadar.

Dedemin esareti tam üç yıl sürmüş. Bu zorlu üç yılın sonunda ordular arasında mübadele kararı alınmış. Çerkes dedem, bu haberi duyduklarında yaşadıkları sevinci anlatırdı. Mübadelenin yapılacağı yere, içinde hayvan taşınan vagonlarla götürülmüşler. Bizim aklımızda "vagon" olarak kalmış, ama belki de bambaşka taşıma araçlarıydı.

KÖYDE KALANLAR

O sırada köylerde durum nasıldı?

Erkeklerin çoğu cephedeydi. Köylerde çok az sayıda erkek vardı. Fakirlik ve çaresizlik diz boyuydu. Sık sık Yunan ve İngiliz askerleri köylere baskın yapardı. İnsanlar her an tetikteydi; baskın olacağı haberini alan köylüler yükte hafif, pahada ağır ne varsa yanlarına alır, kimi zaman dağlara, kimi zaman ekin tarlalarına gizlenirlerdi.

Kıymet verdikleri diğer eşyalarından biri de dikiş makineleriydi. Hem kendilerine kıyafet diker, hem ufak tefek işlerle gelir elde ederlerdi. Düşman baskınından önce makineleri saklayacakları yerleri belirlerlerdi. Baskın bitip evlerine döndüklerinde ilk işleri makineleri kontrol etmek olurdu. Eğer yerindeyse büyük sevinç duyarlardı. Evlerini ise talan edilmiş halde bulurlardı.

Asker değişiminin ardından dedem önce Bursa'ya getirilmiş. Elde avuçta ne para, ne de değerli eşya varmış. Oradan köyüne yürüyerek dönmüş. Yol boyunca bazı köylerde konaklayıp misafir olmak zorunda kalmış; bu köylerden biri de Gemiç Köyü. Orada köylüler dedemi, askere gidip bir daha dönmeyen birine benzetmişler. Nasıl bir özlem ve hasret varsa yüreklerinde, bir türlü dedemin başka biri olduğuna ikna olmamışlar. Dedem bu durumda kendini tanıtmakta çok zorlanmış.

ÇERKES DEDEM VE NİNEM

Çerkes dedem ve ninem inançlarına gönülden bağlı insanlardı. Üç ayları bayram havası ile karşılar, hazırlıklarını yapar; neredeyse tamamını oruç ibadetinden faydalanarak geçirirlerdi. Beş vakit namazlarını kılmakla yetinmez, gece namazlarını da asla ihmal etmezlerdi. Ablam namaz sûrelerinin bir kısmını koca dedemizden öğrenmişti.

Köye gelen her misafiri mutlaka evlerinde ağırlar, yemekler yedirirlerdi. Evleri hiçbir zaman boş kalmaz, gelip gidenleri hiç eksilmezdi. Dillerinden duaları hiç düşmezdi. Duaların başı her zaman Mustafa Kemal Atatürk, ordumuz, askerimiz, vatanımız ve milletimiz olurdu. Sonrasında şöyle niyaz ederlerdi: "Pişirdiğim aşla, bağladığım başla emanetini al; bizleri kimselere muhtaç etme Allah'ım. Sıralı ölüm ver; evlat acısıyla, genç acısıyla sınama Rabbim."

Dedem çok çocuk severdi. Son zamanlarında yanına getirilen torunlarının çocuklarını eliyle karışlar, boylarını ölçer, yüzlerini severdi. "Kocaman olmuşsunuz" derdi. Bizleri sesimizden tanır, "Yeliz'im, Ferhat'ım" diye seslenirdi.

Vefatına yakın günlerinde sürekli yattığı yerden kapıya bakar, "Kimler gelmiş, kimler gelmiş, buyurun!" diyerek gerçekte olmayan insanları misafir edermiş. Onlara sofra kurdururmuş. Sofranın ortasına birkaç kap yemek koyarlarmış; belki dolu, belki boş… Ama her defasında "Allah'ım şu nimetlere bak, Allah'ın verdiği rızıklara bin şükür" dermiş.

Velhasıl, "Nasıl yaşarsan öyle ölürsün" derler ya… Dedem de yedirmeyi, doyurmayı çok severmiş. Yedirerek, ikram ederek, dualarla ve şükürle vefat etmiş. Kurduğu sofraları Rabbim kabul etsin, ahirette karşısına çıkarsın. O sofraların katbekat fazlası cennette ona ikram edilsin.

30 AĞUSTOS VE VATAN SEVGİSİ

Dedem ve onun gibi nice isimsiz kahramanın sabrı, çilesi ve duası bu topraklara can verdi. Bizler, vatanın bekası için ayağındaki çorabını dahi cepheye gönderen bir milletin torunlarıyız. Rabbim, bu birliği ve beraberliği kıyamete dek daim kılsın. Ecdadımızı ve Başkomutanımız Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ü saygı, sevgi, minnet ve dualarla anıyor; bu uğurda can veren tüm şehitlerimizi rahmetle yâd ediyoruz.

30 AĞUSTOS ZAFER BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN!

 
Neşe BAKIŞ / Kadrajımdaki Hayat / diğer yazıları
Yorumlar
Yorum bulunmuyor.
Yorumlarınızı paylaşın

--
logo

   E-posta: bilgi(@)ucuncugozgazetesi.com
Tüm hakları Üçüncü Göz Gazetesi adına saklıdır: ©2019-2025

Yazılı izin alınmaksızın site içeriğinin fiziki veya elektronik ortamda kopyalanması, çoğaltılması, dağıtılması veya yeniden yayınlanması aksi belirtilmediği sürece yasal yükümlülük altına sokabilir. Daha fazla bilgi almak için telefon veya eposta ile irtibata geçilebilir.